Arta Kalan…




“Ah babam,
tutamadım sözünü.
Ah babam,
ot bitirdim evimin eşiğinde.
Lanetlendim senin katında.”
Ölülerin Sesleri isimli dosyamdan


Kapı ve eşik çok derin imgelerdir belleğimde, bu durum Anadolu insanının toplumsal beleğinde de köklü bir imgelem olmalı. Kapı ve eşiğin insanlar için bu denli önemli olması belki de; insanın iç dünyasına, mahremine girişinin başlangıcı olmasındadır. Evler tarih boyunca hep insanoğlunun sığınakları olmuştur; korunmak, barınmak, doğurmak, ölmek ve belki de iç dünyasına dönmek, orada düşler içinde yaşamak için bu mekânlar var edilmiştir. Şu an bilgisayarın başında okurken bu metni dünyanın o mahşeri kalabalığının dışında hissini veren bir mekânın içinde olma, orayla özdeşleşme duygusu değimlidir. Bu nedenle bu mekânların tarihi, aynı zamanda, insanlığın tarihidir de…

Kadim Anadolu uygarlığında her kentin çok uzun bir tarihi vardır ve o eski zaman evleri bir yerlerde, yüksek yapıların arasına sıkışıp kalmışlardır. O evler bir birlerine yaslanarak ayakta durma telaşındadır. Her şey yaşlanmış, her şey küçülmüş, her şey yitip gidecektir, bir bir… Artık o sokaklarda her insanın, her evin ve her objenin kişisel tarihinin sonu gelmiş yada yaklaşmaktadır. Belki hoyrat bir yerel yöneticinin hışmına uğrayacaktır yada sabırsız bir mirasyedinin eliyle yıkılacaktır. Belki üç beş kuruş için yakılacak ve otopark edilecektir…

























Kimler yaşamıştır, neler yaşanmıştır oralarda? O eşiklere kaç ayak basmış ve aşındırmıştır taşı. Umurunda değildir insanoğlunun. Zaten anılar, düşler ve aşkların ne önemi vardır ki her şeyin paraya bedellendiği şu dünyada… İnsanoğlu artık, zamansız ve mekânsız yaşamaktadır kim bilebilir beklide yaşayabileceğini sanmaktadır…


Bu kadim sokaklarda dolaşırken, bir yerlerde kafesli pencerelerin ardında bir sevdalı bir kadının sizi izlediğini sanmaz mısınız? El emeği göz nuru perdelerin yerini kör karanlık çoktan almış olsa da bu hisle ürpermez mi yüreğinizin bir tarafı? Şu (s)imgelerle dolu pencere demirlerin ardında sevdiğiniz kadını düşlemediniz mi hiç?

























Bir taş duvar ustasının çocuğu olarak, taşın kadrini bilenlerdenim çocukluğumdan bu yana. Taşın dilini bilmeden bu evleri duyabilmenin imkânı var mıdır? Peki bu Anadolu da Ermeni taş duvar ustalarının çekiç seslerini duyumsamadan bu sokaklarda yürümenin…

Ya demir; demirin izini yürümek…

Taşa ve ahşaba yakışan, demir kadar başka bir metal var mıdır? İşleyen demir pas tutmaz, demiş ya atalarımız, hadi şunu da ben ekleyeyim; “ işleyen demir güzelleşir” bu coğrafyada insanla, demirin taşla ve ahşapla bu kadar içli dışlı olamasın sebebi “demir çağının” bu topraklarda başlamasında kaynaklı olsa gerek….


Ahşap kapılar, suyun yok edici gücü ve hayat verici gücü tarafından tükenmeye başlamıştır. O kapılar ki, üzerlerinde çeşit çeşit renk renk (s)imgeler taşırlardı ve onları tarihin derinliklerinden alıp gelmişlerdi. Kim bilir, burada bizim kadrini bilmediğimiz, yoklara karıştırdığımız, o kalıtımsal (s)imgeler, ki onlar; zamansız ve mekansızdırlar, belki çok uzak coğrafyalarda yada şairin düşünde ki “ebedi barış çağında” yeniden ortaya çıkacaklardır. Beklide kapıda değil de bir enstrümanın gövdesinde yada sevgiliye sunulan bir takıda. Bizi bu teselliyle yaşamak mutlu ediyor… Araştırmacı –yazar Yıldız Cıbıroğlu “bunlar genellikle bizim irademiz dışında, biz farkında olmadan, kuşaktan kuşağa aktarılıyorlar” diyor bir söyleşisinde…

Kapıların üzerindeki tokmaklar seslerini yitirmiş, dilsiz kalmışsa ve pazara düşmüşse antika eşya dükkânlarında ve onların yerini dijital sesler dolduruyorsa evlerin içini belki ondandır mutsuzluğumuz… Ve yine insanoğlu “kapımı kimse çalmıyor” diye bağırıyorsa nedendir acaba mutsuzluğumuz…


Evet, kirleniyoruz… Kirlenmek güzel midir, sahi?

İlkel çağdan modernizme oradan post-modernizme erdik, tüm bu toplumsal süreç boyunca “geride kalanlar” oldu… Kimini red ettik, kimi yitip gitti bir yerlerde, kimi ayağımız dolanıyordu, kimi önümüzü açmıştı… Ama biz, insanoğlu neden mutlu olamadık, neden hızla yabancılaşırız kendimize ve hep düşlerini kurarız “ekmek ve gül” günlerinin? İyi gitmeyen, doğru olmayan ne?


Orda Bir Köy Var Uzakta…




Orda Bir Köy Var Uzakta…


“Orda bir köy var uzakta” demiş ya Ahmet Kutsi Tecer, bu gün artık Anadolu da köyler kadim, ıssız birer viraneye dönmüş. Köy çocuklarının cıvıltılarının doldurduğu o taş evler, derin bir sessizlik içinde zamanın o karşı konulmaz büyük aşındırma gücü karşısında, hızla yaşlanıp, yıkıntıya dönme aşamasındalar. Köy okulları boşaltılmış, köylünün ve köy çocuklarının idolü olan öğretmenler, unutulup gitmiştir, yerini devleti temsilen imama yada müezzine bırakmıştır. Bu gün artık köylerde çocuk sesleri ve okul zili sesleri yitip gitmiştir, çocuklar okulla gitmek için sabahları toplanıp adına “ taşımalı eğitim” denilen sistemle merkezlere taşınmakta ve ders bitiminde evlerine dönmektedirler. Orda uzaktaki köylerde bir yaşlılar kala kalmıştır, yapa yalınız, evlerin duvarlarına bellerini vermiş, güneşe yüzlerini dönmüş, geçmiş günleri yâd etmektedirler. Ve çok uzaklarda olan çocuklarını ve torunlarını düşlemektedirler...



O çocuklar ki, metropollerde inşatlarda yapıcı, fabrikalarda işçi, kahvehanelerde işsiz ve umutsuz evlerine ekmek götürme telaşındadırlar. O çocuklar ki, yaşlanmaya başladıklarında, hani;




“İnsanoğlu,
Kocadı mı toprağa bakarmış yüzü,
doğduğu toprakları,
ilk gözüne değen göğü
ve o göğün kuşlarını özlermiş.
İnsanın yurdu çocukluğudur” derler ya işte o zaman düşlere dalarlar, yaşam denen o devasa karmaşanın kuytu bir kovuğunda, belki hiçbir zaman yaşanmayacak beli belirsiz bir düş kurulur; bir gün o köylere dönmek orda bir ev yapıp, orada yaşlanıp ve orada ölmek...


“Orda bir köy var uzakta” diyip yolla düştük bizde, varıp gördük zamanın acımasızlığını, sanki yollar kısalmış, dağlar küçülmüştü. Ya o evler, o koca evler hani çocukken masallardaki, ciroklardaki devlerden bile daha kocaman o evler, eskimiş, küçülmüşler de elimizi uzatsak, tavanlarındaki o onlarca yıllık toza elimiz varacak kadar küçülmüşler sanki yoksa biz mi büyümüştük, yaşlanmıştık, nasılda farkına varmamıştık…


Sabah olur olmaz, çocukluk arkadaşlarımızı ardı gözlerimiz. Hani, güneşin ilk ışıklarıyla elindeki dürümü bile bitirmeden sofradan kalkıp kendini dışarı atan ve koşup çeşme başına gelen ve orda toplanıp kızak kaymak için sabırsızlanan o çocukluk arkadaşlarımızı… ama kimse gelmemişti, zaten köy çeşmesi çoktan kurumuş, akmıyordu. Ama benim gözlerim birileri çıkıp gelir diye, hep pencerede ve kapıdaydı…



Şimdi çocukluğumuza dönmüştük dönmesine ya acıyla farkına varıyorduk ki, çocukluğumuz virane evlerin orasına burasına sokuşturulmuş, eskimişti. Çocukluğumuzda, babalarımızla, annelerimizle birlikte çalışırken kullandığımız; yabalar, oraklar, tırmıklar evin kutu yerlerine bırakılmış eksilerek var olma savaşı verirken, dövenlerin çakmak taşından dişleri gibi bizimde yaşadıklarımız yitip gidiyordu. Kapitalizmin o vahşi hengâmesinde her gün, her saat kendimize, insana dair neyimiz varsa yitmiş ama biz bunun farkında bile olamamıştık, ne yazık…


Tüm bunlara karşın beklide en güzel şey karın yağmasıydı. Tüm köy, evler, dağlar ve sedir ağaçları kar altındaydı. Bu beyaz, soğuk ve ak örtü ruhumuzun derinliklerine tarif edilemez bir dinginlik hissi veriyor ve bizi birazcıkta olsa geçmişimizi yitirme korkumuzdan uzaklaştırıyordu.
Ve belki çok uzunca bir süreden beri ilk kez yeryüzünün yıldızlara bu kadar yakın olduğunu farkına varıyorduk. Aslında biz gökteki yıldızları unutup gitmiş, onları bir televizyonlarda görüyorduk. Ama işte varlardı, ne kadar parlak, ne kadar canlı ve ne kadar yakınlardı. Bu yalın ve dingin güzellik karşısında çaresiz kalakalmıştım. Sevdiğim kadının ellerine dokumak ve ona “seni seviyorum” demek ve sedir ağaçlarının kokusu içinde el ele yürümek istiyordum…


“Orda bir köy var uzakta” diyememek korkusuyla, yeniden o kargaşaya dönmek için hazırlandığımda, çocukluğumu ardımdan bırakıp, “büyüdüğümü” -ki her çocuğun dileğidir ya bu- hissederek torosların derin vadilerinde yol alıyordum…

Şairin Yüreği Ait Olduğu Sınıfla Atar




Antep denilince en çok dokumacılar aklımıza gelir. Antep işi üretilen kilimleri, kilimlere işlenen desenleri… Bu desenler bazen yüreğinden düşer insanın kilim kilim; bazen bir işçinin elinden, bazen bir kadının gönlünden…
İşte Antep; işçisiyle, işsiziyle, varoşlarıyla, yoksullarıyla, zenginleriyle ünlü Antep…
Öte yandan da bütün bu çelişkilere Ünaldı direnişinden aldığı güçle bir sıcak gönderme yapan Kemal Vural TARLAN… Bu sıcak göndermeyi şiirinden ( Ünaldı Dokumacı Direnişi Destanı’ndan) damıtarak gönderen TARLAN ile kitabı “Desenler Kavgaya Durdu” üzerine söyleştik… Ve gördük ki, dokumacıların sadece desenle(r) kavgaya durmadığı, Ünaldı’da emekçilerin kavganın desenlerini de çizdiklerini bu kitapta gördük. Kalemine sağlık TARLAN…




Şiire dair merakınız nereden geliyor, bu konuda çevrenizde sizi etkileyen biri oldu mu?
Şiir benim yaşamımda hep oldu; çünkü babam Karacaoğlan’ın Dadaloğlu’nun şiirlerini biz daha küçükken evde sürekli okurdu ve bu tarzda şiirler yazardı. Belki de bu yüzden bende şiire karşı bir ilgi oluştu. Daha sonra Türkiye ve dünya şiirini okuyup tanımaya başladım. Daha çok da Nazım Neruda’ya uzanan toplumcu gelenek üzerine okumalar yaptım. Uzunca bir süre sadece okuyarak Türkiye ve dünya şiirini takip etim. Üzerinde yaşadığımız toprakların şiir geleneklerini okuyup özümsemek benim için oldukça önemliydi. Anadolu ve Mezopotamya pek çok medeniyete ev sahipliği yapmış insanlığın çağdaş kültürüne kaynaklık etmiş bu coğrafyada yazılan şiiri çok iyi bilmek gerekiyordu, çünkü bu gelenek benim şiirime de kaynaklık edecekti. Yunus’tan, Pir Sultan’a, Feqe Teyran’dan Cigerxwin’e Sümer destanlarından Homeros’a bu kadim toprakların edebi geleneklerini çok iyi bilmek ve çağdaş şiiri takip etmek gerekiyor.
Benim şiirimin önemli bir başka yönü var tabi ki; ben toplumcu gerçekçi şiiri yazmaya çalışıyorum. “Desenler Kavgaya Durdu” kendi alanında, bu anlamda, ilk kitap. Bundan önce Hasan Hüseyin Kavel adlı kitabında Kavel direnişine dair bir şiiri vardı. Bu kitap Türkiye işçi sınıfını hareketinin tarihine not düşmesi açısından oldukça önemli benim açımdan.

Kitap; Ünaldı Direnişini yansıtıyor, bu kitabın destan tarzında yazmanızın nedeni neydi?
Destan formu, bu coğrafya şiirinde oldukça sık karşımıza çıkıyor. Bu topraklarda yaşayan halkların kullandığı asıl şiir formu bu olsa gerek. Edebiyat tarihine bir göz atarsak Sümerli ozanlardan alıp oradan Kürtlerin dengbejlerine, Ahmede Xani’ye yine Türk edebiyatında Dede Korkut’tan alıp öbür taraftan bu coğrafyada yaşayan Hemoros’a kadar gelen bir gelenek olduğunu görüyoruz. Anadolu’da yaşayan halklar çoğunlukla acıların, sevinçlerini formu da şiire dökmüşlerdir ve bu destanlar halk ozanlarının dilinde dolanıp durdu bu kadim toprakları. Antep işçi sınıfı tarihinde çok uzun soluklu bir direniştir, Ünaldı dokumacısının direnişi. Yaklaşık 1 ay süren bu direniş, yaratılan bir destandı ve bu geleneksel formda yazılmaya oldukça uygundu ve açıkçası bunu hak ediyordu.

Sizce bu destan Ünaldı direnişini tam olarak yansıtıyor mu?
Direniş döneminde ben direnişin içinde yer aldım. Direnişten önceki dönemi de çok iyi biliyorum. Bu direnişte yoğun bir şekilde çalışan Dokumacılar Derneği yöneticilerinin, direnişteki öncü işçilerin yaptığı çalışmaları, harcadıkları emekleri çok iyi biliyorum. Ünaldı direnişi süresincede direnişi günbegün takip ettim. Direniş bittikten sonra belli kazanımlar elde edildi; direnişim destan olması biraz da bundan kaynaklı. O dönemde aldığım notları bir araya getirdiğimde önüme 200 sayfaya yakın tarihsel bir metin çıktı. Önümdeki notları dair ilk düşüncem, bu notları bir belgesel kitaba dönüştürmekti. Ancak bu düşünceyi elimden geldiğince yazdığım şiir kitabına da yansıtmaya çalıştım. Dikkat ederseniz kitapta Ünaldı direnişi günbegün kitaba aksettirilmiş. Direnişe gelen destek mesajlarını, asıl metinlere sadık kalarak, kitaba koydum ve kurguyu ona göre yaptım. Böylece kitap belgesel bir şiir kitabına dönüştü.
Tabi ki, şairin görevi bir tarihçinin göreviyle aynı değil; yani tarihi alıp birebir kurgulamak, birebir yazmak şairlere değil tarihçilere düşüyor; bu nedenle “Desenler Kavgaya Durdu” tabi ki bir tarih kitabı değil. Ünaldı direnişini Antep işçi sınıfı hareketi açısından bence çok önemli yeri vardır. Çünkü 1996’da yaratılan bu direniş 12 Eylül darbesinden sonra Antep’te birtakım kazanımların elde edildiği en büyük direnişlerden biri. Türkiye’de büyük madenci grevinden sonra belki de yapılan en büyük direniş ve grev Ünaldı direnişi.


Kültür- sanat içerisinde özel olarak da edebiyatta şiiri nereye koyabiliriz?
Dünyadaki ilk edebi eserlere baktığımız zaman iki dal çıkıyor karşımıza; bunlardan bir tanesi heykel ve resim diğeri de edebiyat. Yazılı edebi sanatlar içerisinde değerlendirdiğimiz roman, zaten burjuva devriminden sonra ortaya çıkan bir tür ve bu boyutuyla önceliği yok. Şiirle ise çok eski zamanlarda karşılaşıyoruz. Dünyanın en eski edebi metinlerinden şiirsel bir dil olduğunu görüyoruz. Sümerli bilginler şiirden “kutsanmış söz” olarak söz ederler. Bu nedenle şiirin edebiyat içerisinde apayrı bir yeri var; çünkü şiir tamamen estetik ve imgelerle kurulu kocaman bir dünya yaratıyor insanlığa. Şiirden alınan hazla diğer edebi türlerden alınan edebi haz çok farklı. Ancak bu gün şiir tamamen toplumun dışına itilmiş bir dal gibi algılanıyor Günümüzde kapitalizmin kültürü yani, popüler kültür; edebiyatçıyı, aydını toplumdan soyutlamak, toplum dışında tutmak gibi bir sistem yaratmış durumda. Bu sistemde ya pazarlamacı olacaksın ürettiğin sanat eserini pazarlayabileceksin; ya da onu yapamıyorsan toplumun dışına tamamen itileceksin ve yok sayılacaksın. Bu nedenle şiir, bu gün edebiyat içerisinde en az okunan - maalesef en çok yazılan- bir edebiyat türü ne yazık ki…
Bugün bir şiir kitabı bin sattığı zaman ya da bini geçebildiği zaman, o kitap için, ‘çok sattı’ deniyor. Bu ülkede en iyi edebiyat dergileri bin bile satamıyor. Toplum bu yoz kültürün, ciddi anlamda, etkisi altında. Geçerli sistemin yarattığı kültür, tüketime yönelen bireyler yetiştirdiği için insanlar çılgınca tüketiyor; şiir yerine şiirimsi metinler beyaz camda pazarlanıyor. Tüketim toplumu, cep telefonlarından, bilgisayara teknoloji mağazalarının önünde kuyruğa giriyor. Çünkü yeni model ürünleri kullanmamak bireye bir eksiklik olarak dayatılıyor. Edebiyatta dair her şey kitapevlerinde arka raflara kaldırılıyor, ön rafları yemek kitaplarından kişisel gelişim kitapları adı altında satılan geçerli sistemin İdeolojisini oluşturan türlere pek çok kirletilmiş bilgi kaynağı kitaplar kaplıyor. Şiir kitaplarını kitapevlerinde en arka rafların en altlarında kir pas içinde ancak bulabiliyoruz. Bazı yayınevleri şiir kitabı basmıyor.

Kitaba yer alan “halkların kardeşliğine” dair sözlerle ilgili neler söyleyebilirsiniz?
Söz ettiğiniz kısım, o dönem Genel İş Sendikası’nın Ünaldı direnişçilerine gönderdiği bir destek mesajıydı. 1996’dan önce biliyorsunuz bölgede ki, savaştan ve çatışmalardan dolayı yakılan, yıkılan, boşaltılan köylerden Türkiye’nin bütün metropollerine olduğu gibi Antep’e de büyük bir göç başladı ve Ünaldı’daki işçilerin büyük bir kısmı Diyarbakır’dan, Siirt,’den, Batman’dan Adıyaman’dan, Urfa’dan, yani Kürt illerinden gelen işçilerdi ve Antep’ teki işçi sınıfı Türk ya da diğer halklardan olan işçiler bu durumu biraz yadırgadılar; yani bu Kürt işçiler geldiler bizim işlerimizi elimizden aldılar gibi bir ön yargı vardı. Ama direnişle birlikte ben şunu gördüm; direnişten sonra ve direniş sürecinde iki halk arasında bilinçli olarak oluşturulmak istenen bölünme, direnişle birlikte ortadan kalktı. Öyle ki bu direniş sürecinde elinde MHP rozeti olan bir işçi, diğer taraftan direnişi örgütleyen Kürt işçileri alıp kendi evinde konuk edebiliyordu. Bu direnişte de net olarak göründü ki Arap’mış, Kürt’müş, Türk’müş öyle bir fark söz konusu değil. ‘Bu mücadeleyi ben ekmeğim için, kendi çoluğumun çocuğumun ekmeğini eve götürmek için yapıyorum , 8 saat ve sigortalı çalışmak istiyorum; bu mücadeleyi ben Kürdüm veya Türküm diye değil emeğimin karşılığını almak için yapıyorum’ diye seslerini yükselttiler tüm işçiler.

Kitapta yer alan mektup ve bu mektubun içeriğiyle ilgili neler söylemek istersiniz?
Bu mektup benim bir arkadaşıma yazdığım bir mektup; onu kitaba özellikle koydum. Ben ve benim dışımda üniversitede okuyan öğrenciler de vardı bu direniş sırasında biz şunu gördük; şimdiye kadar klasikleri okumuştuk, Marksizmi biliyorduk birer sosyalist olarak; ama o direniş sürecinde, bildiğimiz şeylerin pratikte karşılıklarını gördük ve direniş döneminde pek çok insan, her akşam eve gidip yeniden Marks’ı Engels’i okuyorlardı, bunu biliyorum. Ünaldı direnişi birçok insanda olduğu gibi bende de büyük dönüşüm yapmıştır; bu direniş, kitapta da söylüyorum, -işçi sınıfının gücüne bu direnişle inandım- bizlere Marksizimi din gibi algılamanın yanlışlığını gösterdi ki hala bence Türkiye solu Marksizmi biraz din gibi algılıyor. İşte biz bu gün 1910’ların 1915’lerin örgütlenme tarzına göre örgütleniyoruz ki bu yüzden başarısız oluyoruz. Gerçek yaşamın dışındayız ve o dönem biz büyük değişim yaşadık. Bizimle birlikte olan insanlar da büyük bir değişim yaşadılar. Bugün barış diyoruz Türkiye’deki halklara da barışı getirecek olan da işçi sınıfıdır; halktan taraf aydınları, bilim adamları, emekçi halklarıdır.
İşçi sınıfının ideolojisidir. İnsanlığa “Ebedi barış çağını” getirecek olan da onlardır.

Mehmet Efendi, kitaptaki en etkileyici kahramanlardan biri. Mehmet Efendi kimdir?
Kitabı okuyan bazı insanlar, Mehmet Efendi’nin mezarına gidip ziyaret edelim, dedi. Antep’te Mehmet Efendi diye bir kimse yok esasında, bu kurgu gereğince benim yaratığım bir kahraman. Antep’te sol hareket bir kültür oluşturmuş aslında yani Antep’in bir sol kültürü var; Antep işçi sınıfının bir kültürü var. Antep’e baktığımız zaman 1920’lerin başında Antep’te TKP’nin örgütlenmesi var; Kürt Reşit gibi burada bir işçi önderi yetişmiş, örgütlenmiş. Kürt Reşit, kabadayılıktan işçiliğe ondan sonra da TİP’in bölgedeki örgütleyicilerinden biri haline gelmiş. Bunun dışında Antep’te öyle bir sol gelenek var ki 70’li yıllarda buradan Filistin’e gidip Filistin halkının mücadelesine için savaşan bir kuşak var. Celal Özcan’lar, Ozan Telli’ler… Buradaki Mehmet Efendi, işte onlar; yani Antep’te gerçekte çok fazla Mehmet efendi var. Türkiye’ de sınıf hareketi içerisinde yer almış sendikalarda, derneklerde, Antep’te işçi sınıfının örgütlenmesinde yer almış; hala sosyalizme inanan hala sola inanan yetmiş, seksen yaşlarında insanlar tanıdım…

‘Şairin yüreği ait olduğu sınıfla atar’ sözünü biraz açar mısınız?
Eğer edebiyatçıysan, şu bir gerçek; taraf olmalısın. Sanat adına bir şeyler üretiyorsan mutlaka bir taraf olmak zorundasın; bugün kapitalizm çağında iki sınıf var. Biri burjuvazi diğeri de işçi sınıfıdır; ya işçi sınıfının yanındasındır ya da burjuvazinin, bunun ikisinin arası yok. Bir sanatçı, eğer işçi sınıfının ya da emekçilerin tarafında değilse, gelecek aydınlık günlerin sanatını yapmıyorsa burjuvaziden taraftır. Bunun için gidip burjuvaziyi ve onun sisteminin güzellemesini yapması gerekmiyor. Gidip bireyciliği, bohem yaşamları topluma iyi güzel diye yazıyorsa. Bu da burjuvaziden taraf olmaktır. Yani tarafsızlık da güçlüden yana olmaktır. Ben şiirimi oluştururken her zaman şunu söyledim; benim yönüm toplumdan, emekçiden, işçi sınıfından yanadır; ben, onların şiirini yazarım. Yaşadığımız çağda devrimci olan sınıf, işçi sınıfıdır, emekçilerdir. Dünyayı değiştirecek, dönüştürecek olanlardır.

Antep yerelinde sanatla uğraşan insanlara ne söylemek istersiniz?
Bir insan eğer edebiyat adına, sanat adına bir şeyler üretmek istiyorsa/ üretiyorsa yüzünü topluma dönmesi gerekiyor Barlarda, kafelerde, evlerde oturarak sanat eseri yaratılamaz. Bunun için bir edebiyatçının, bir sanatçının sürekli bir tarafının toplumla karışık, iç içe, olması gerekiyor. İstanbul gibi büyük kentlerde bu iş biraz zorlaştı, ama Antep bir işçi kenti, emekçi kenti. Bu ülkede en iyi şiiri yazan, en iyi romanı yazan insanlara bakın; bu sanatçılar sürekli toplumla iç içe olan, topluma ilintili olan insanlardır ve onlar toplumların düşünsel yapılarını oluştururlar. Edebiyatçılar bu etkilerinin ve görevlerinin bilincinde olmalıdırlar



Çoban Ateşi Gazetesi

"DESENLER KAVGAYA DURDU" ÜZERİNE SÖYLEŞİ


KEMAL VURAL TARLAN'LA EVRENSEL GAZETESİNİN "DESENLER KAVGAYA DURDU" KİTABI ÜZERİNE YAPTIĞI SÖYLEŞİ
Kemal Vural Tarlan’ın temmuz ayında Evrensel basım yayın tarafından “Desenler Kavgaya Durdu”
İsimli kitabı yayınlandı. 1996 yılında Antep de Ünaldı Dokumacı Sitesinde yaşanan direnişi konu edinen kitap, Hasan Hüseyin’in “Kavel” isimli kitabından sonra bu alanda yazılan ikinci kitap olma özelliği de taşıyor. Ünaldı Dokumacı direnişini, direnişi yaratan işçilerle birlikte yaşayıp destanlaştıran şairle kitabı üzerine söyleştik.



Destanlar Anadolu’da yaşayan halkların sözlü ve yazılı edebiyatının yaygın biçimlerinden olmasına rağmen, günümüz edebiyatçılarının uzak durduğu bir biçim. Öncelikle neden bir destan?

Sizinde belirttiğiniz gibi, Anadolu ve Mezopotamya da yaşayan halkların edebiyatı içerisinde destanlar önemli bir yer tutar. Binlerce yıldır bu kadim topraklarda yaşayan halklar; sevinçlerini, acılarını, kahramanlıklarını destanlar yoluyla gelecek kuşaklara taşımışlardır. Hititli ozanlardan Ahmede Xani’ye, Dede Korkut’tan Dadaloğlu’na, Nazım’dan Ozan Telli’ye uzanan bu geleneğe bir halka eklemek. Ve tabi ki, Türkiye işçi sınıfının tarihine katkı sunmak için, Ünaldı Dokumacısının yaratığı direniş destanı bu geleneksel biçimle yazıldı. Zaten ünaldı dokumacılarının yaratığı bir destandı, başka bir formda yazılamazdı, diye düşünüyorum. Günümüzde destandan uzak durulmasının nedenine gelince; bana göre bu alanın uzun soluklu bir çalışma gerektiriyor olması. Günümüz sanatçısı yaşamın her anını mikro sistemler şeklinde algılıyor. Mikroçiplerin yaşamımıza bu kadar egemen olası sonucunda sanatçılarda topluma ve doğaya yabancılaştı. Bu gün sinemada çok kısa öyküler alınıp teknolojinin olanaklarıyla, sanal görsel objeler kullanılarak filmleştiriliyor, bu gün artık o destansal filimler çekilmiyor, o destansal romanlar yazılmıyor. Şiir derseniz, “ben” ile başlayan ve her gün anlamsızlaşan bir poetika hâkim şiirimize, şair toplumun uzağında kalmış, Beyoğlu’nun, Sakarya’nın barlarında barınan, sisler içinde yaşayan, insanüstü bir varlığa bürünmüş durumda. Bu durumda genç şairin önünde iki yol kalıyor; ya anlamsızlığın derin uçurumuna düşüp kendi içinin karanlığında boğulacaksın ya da topluma yönünü dönüp geleneği gelecekle birleştirip, toplumcu ustaların açtığı damarları genişletmeye çalışacaksın. Ben şiirimde bu ikinci yolu seçtim, şiiri topluma ulaştırmayı dert ediniyorum. Sanatın toplumu değiştirip dönüştürme gibi bir kaygısı olması gerektiğine inanıyorum.

Siz direnişi dokumacılarla birlikte yaşadınız, kitabınızda yaşamlarından kesitler verdiğiniz kahramanların pek çoğu hala yaşayan ve hatta isimleri de aynı kişiler, Balık Hüseyin, Şerif Halfe, gibi… Bize bira o günlerden ve direnişten söz ederimsiniz?

O yıllarda üniversite öğrencisiydim ve Islık Bilim Sanat dergisi ismiyle üniversite öğrencileri olarak bir dergi çıkarıyorduk. Antep aslıda devasa bir işçi kenti, oturduğum mahalle Ünaldı’ya yakın bir işçi mahallesiydi. Direniş öncesinde ve direniş boyunca dokumacılarla bir aradaydım. İşçi sınıfı kültürüne ve edebiyatına dair okumalar ve deneysel çalışmalar yapıyordum. Direniş süresince öncelikle hissetiğim şey “ezberimin bozulduğuydu” çünkü direnişle birlikte işçiler baş döndürücü bir ilerleme ve değişim gösteriyorlardı. Ünaldı dokumacılarının büyük bir çoğunluğu Kürt ilerinden zorla göçerttirilmiş işçilerden oluşuyor, direnişten önce Kürt işçilere duyulan tepkilerin direniş süresince nasıl silinip yok olduğunu görebiliyorduk. Halı nasıl ilmek ilmek işlenir ise Türk, Kürt, Arap ve diğer halklardan sınıf kardeşleri direnişi öyle örülüyorlardı. Genç dokumacılar bizden kitaplar alıp okuyor ve bunlar üzerinden kendi aralarından tartışmalar yapıyorlardı. Direnişin işçileri nasıl değiştirip dönüştürdüğünü, proleterleştirdiğini yaşayıp, gördüm.
Ünaldı Dokumacı Direnişi benimde içinde yaşadığım bir zamanda oldu. O günleri görmek bana hep onur verdi. Ve ben şunu rahatça söyleyebilirim ki “işçi sınıfının gücüne o günlerden sonra inandım” ve hala inanıyorum… Bana düşen oldukça çetin ve çetrefilli bir görevdi, güncelin şiir konusu olası, bizde pek sık rastlanılan bir durum değildir. Ama bin bir emekle yürütülen ve Türkiye işçi sınıfı tarihi açısından oldukça önemli olan bu günlerin yaşatılması ileriki kuşaklara taşınması gerekliydi. Günceli evrensel kılabilmenin uğraşı içindi benim çabam. Daha ilk gençlik yıllarının, 22 yaşlarında bir gencin, heyecanıyla yazılmış bir metindir, “Desenler Kavgaya Durdu”

Peki, kitap nasıl ortaya çıktı, ne zaman yazmaya başladınız?

Direnişin başlamasıyla birlikte her gün direnişe dair notlar tutmaya başlamıştım. Yirmili yaşların verdiği heyecanla, her şeye ve her yere yetişmenin gayretiyle, ev toplantılarından, kahve toplantılarına ve dernek toplantılarına katılıyor ve burada konuşulanları belgeliyordum. Özellikle direnişe öncülük eden işçilerin yaşam öykülerini hem kendilerinden, hem arkadaşlarından dinledim. Direnişin etkilerini gözlemleyip, birazda sezgilerimin gücüyle yazıya döktüm. Destan o günlerde yazılmaya başlandı. Direnişin kazanımla sonuçlanmasından sonra, üzerinde çalıştığım bölümleri evlerde, kahvehanelerde ve fabrikalarda işçilere okudum. Onların fikirleri doğrultusunda yeniden üzerinde çalıştım. Direniş günleri “aydınlık ve zor günlerdi” Şuna inanıyorum, bu günler yazılmalıydı…


Sizin Antep işçi hareketine özel bir ilginiz var. Antep işçi hareketi tarihine dair araştırmalarınız da yayınlandı. Ayrıca bu alanda fotoğraf çalışmalarınız var. Geçtiğimiz yıllarda Antep sanayinde çalışan çocuk işçilere dair bir fotoğraf serginiz de oldu. Ünaldı direnişinin Türkiye ve Antep işçi sınıfına katkıları olmuşumudur. Türkiye solu bu deneyimden yararlanabilmişimidir?

Sanatsal çalışmalarımın merkezine emekçileri ve işçileri alarak yol alan biri olmayı, bilinçli bir seçim olarak aldığımı belirtmeliyim. Bu ilgi sadece Antep işçi sınıfı dair değil elbet, Türkiye ve dünya işçi sınıfı hareketine sanatımla bir katkı koyma çabası benimkisi. Kavgaya şairde katılmalı… Edebiyatçı sınıf mücadelesini estetsize edebilmelidir, diye düşünüyorum.
Antep’e gelince; Antep geçmişte ve günümüzde sürekli bir emekçi kenti olmuştur. Bu yüzden Antep işçi sınıfının bir mücadele geleneği vardır. Geçerli sistem bu geleneği unutturmaya, yok saymaya çalışmaktadır. Bu durum Antep sol geleneği içinde geçerlidir. Yirminci yüz yılın başlarında bu yana Antep de sol bir gelenek vardır. Şahin Bey’lerin, Kürt Reşit’lerin, Filistin de savaşan Celal Özcan’ların taşıdığı bu gelenek bu gün de sürmektedir. Benim yapmaya çalıştığım unutturulmaya çalışılan tarihi gün yüzüne çıkarmaktır ve gelecek kuşaklara taşımaktır. Ünaldı’ya gelirsek; 96 da ki direniş, dokumacının ilk direnişi değildi, 1950’leren bu yana Antep işçi sınıfı pek çok grev ve direniş yapmış, pek çok kazanım elde etmiştir. Şerbetçilerin tekstil fabrikasından, çimento işçilerine, halı işçilerinin direnişlerine Antep işçi sınıfının tarihi direnişlerle doludur. Dokumacılar 12 Eylül darbesinden sonra sokağa çıkmış darbe anayasasının gasp ettiği haklarını almak için 91 ve 93 yılarında da büyük direnişler yapmışlardır. Dokumacı direnişini Türkiye solu yeterince değerlendirebildi mi? Bunu da tarihçilere bırakıyorum…



Direnişten sonra patronlar dokumacıların kazanımlarını geri almak için, ünaldı dokumacı sitesini tasfiye edip, işletmeleri organize sanayi bölgesine taşıdılar. Bu şekilde yaşanabilecek direnişleri engellemek istemişlerdir. Antep işçi hareketini yakından tanıyan biri olarak, sizce bu gün bu tür bir direnişin koşulları mevcut mudur?

Sınıf tarihi bize şunu gösteriyor; işçi sınıfının örgütlendiği alanlarda, karşıt sınıf olan, sermaye de örgütlerini sağlamlaştırıp, işçi sınıfının örgütlülüğünü kırmak için hamleler yapmaktadır. Ama bir geçek var ki, üretim ve kar emekle olur, üretimin yapıldığı her yerde emekçiler vardır. Yani üretim için işçi sınıfı şarttır. Antep gibi “emek yoğun” sektörlerin geliştiği sanayi kentlerinde iki karşıt sınıf daima var olacaktır. Kapitalizm çağında, şu unutulmamalı ki, devrimci olan sınıf işçi sınıfıdır. Dünyayı değiştirip, dönüştürecek ve ebedi barış çağına taşıyacak güç ondadır. Gerekli olan şey işçi sınıfının bilimine yaslanıp, bu günkü koşulları analiz edip, yeni koşullara uygun örgütlenme yöntemleri geliştirmektir. Bu görev elbette öncelikle sınıf partilerine, örgütlerine düşmektedir, emekten yana aydınlar, edebiyatçılar ve bilim insanlarına düşmektedir.


Direnişi yakından izleyen biri olarak, direnişin işçiler üzerindeki, özellikle genç işçiler üzerindeki, etkisi nasıl olmuştu?

Direniş boyunca genç işçiler büyük çaba sarf ettiler, direnişin bütün yükünü onlar omuzladılar. Grev kırcılara karşı, saldırılara karşı hep en önde onlar yer aldılar. Genç dokumacıların nerdeyse hepsi “çocuk işçiliğinden” gelmişti. Ve yine bunların pek çoğu Kürt illerinden göç etmiş, evleri - köyleri yakılmış sürgün çocuklardı. 6–7 yaşlarında okul yerine atölyelere inmişlerdi. Bu gencecik çocukların çoğunun belirgin olarak sağlıkla ilgili sorunları vardı. Ama direniş günleri onlar için bir okul oldu, öncelikle işçi sınıfının üyesi olduklarını, ayrı halklardan ve dillerden olsalar dahi bu farklılıkların bir zenginlik olduğunun farkına vardılar. Ünaldı Dokumacı direnişinin bence en büyük özelliklerinden biriden Türk ve Kürt emekçilerinin bu direnişte omuz omuza vermesi ve direniş duvarını örmeleri idi. Ve tabi ki, birlikte mücadele etiklerinde en yola gelmez patronları bile dize getirebileceklerini öğrenmeleri oldu.