Şairin Yüreği Ait Olduğu Sınıfla Atar




Antep denilince en çok dokumacılar aklımıza gelir. Antep işi üretilen kilimleri, kilimlere işlenen desenleri… Bu desenler bazen yüreğinden düşer insanın kilim kilim; bazen bir işçinin elinden, bazen bir kadının gönlünden…
İşte Antep; işçisiyle, işsiziyle, varoşlarıyla, yoksullarıyla, zenginleriyle ünlü Antep…
Öte yandan da bütün bu çelişkilere Ünaldı direnişinden aldığı güçle bir sıcak gönderme yapan Kemal Vural TARLAN… Bu sıcak göndermeyi şiirinden ( Ünaldı Dokumacı Direnişi Destanı’ndan) damıtarak gönderen TARLAN ile kitabı “Desenler Kavgaya Durdu” üzerine söyleştik… Ve gördük ki, dokumacıların sadece desenle(r) kavgaya durmadığı, Ünaldı’da emekçilerin kavganın desenlerini de çizdiklerini bu kitapta gördük. Kalemine sağlık TARLAN…




Şiire dair merakınız nereden geliyor, bu konuda çevrenizde sizi etkileyen biri oldu mu?
Şiir benim yaşamımda hep oldu; çünkü babam Karacaoğlan’ın Dadaloğlu’nun şiirlerini biz daha küçükken evde sürekli okurdu ve bu tarzda şiirler yazardı. Belki de bu yüzden bende şiire karşı bir ilgi oluştu. Daha sonra Türkiye ve dünya şiirini okuyup tanımaya başladım. Daha çok da Nazım Neruda’ya uzanan toplumcu gelenek üzerine okumalar yaptım. Uzunca bir süre sadece okuyarak Türkiye ve dünya şiirini takip etim. Üzerinde yaşadığımız toprakların şiir geleneklerini okuyup özümsemek benim için oldukça önemliydi. Anadolu ve Mezopotamya pek çok medeniyete ev sahipliği yapmış insanlığın çağdaş kültürüne kaynaklık etmiş bu coğrafyada yazılan şiiri çok iyi bilmek gerekiyordu, çünkü bu gelenek benim şiirime de kaynaklık edecekti. Yunus’tan, Pir Sultan’a, Feqe Teyran’dan Cigerxwin’e Sümer destanlarından Homeros’a bu kadim toprakların edebi geleneklerini çok iyi bilmek ve çağdaş şiiri takip etmek gerekiyor.
Benim şiirimin önemli bir başka yönü var tabi ki; ben toplumcu gerçekçi şiiri yazmaya çalışıyorum. “Desenler Kavgaya Durdu” kendi alanında, bu anlamda, ilk kitap. Bundan önce Hasan Hüseyin Kavel adlı kitabında Kavel direnişine dair bir şiiri vardı. Bu kitap Türkiye işçi sınıfını hareketinin tarihine not düşmesi açısından oldukça önemli benim açımdan.

Kitap; Ünaldı Direnişini yansıtıyor, bu kitabın destan tarzında yazmanızın nedeni neydi?
Destan formu, bu coğrafya şiirinde oldukça sık karşımıza çıkıyor. Bu topraklarda yaşayan halkların kullandığı asıl şiir formu bu olsa gerek. Edebiyat tarihine bir göz atarsak Sümerli ozanlardan alıp oradan Kürtlerin dengbejlerine, Ahmede Xani’ye yine Türk edebiyatında Dede Korkut’tan alıp öbür taraftan bu coğrafyada yaşayan Hemoros’a kadar gelen bir gelenek olduğunu görüyoruz. Anadolu’da yaşayan halklar çoğunlukla acıların, sevinçlerini formu da şiire dökmüşlerdir ve bu destanlar halk ozanlarının dilinde dolanıp durdu bu kadim toprakları. Antep işçi sınıfı tarihinde çok uzun soluklu bir direniştir, Ünaldı dokumacısının direnişi. Yaklaşık 1 ay süren bu direniş, yaratılan bir destandı ve bu geleneksel formda yazılmaya oldukça uygundu ve açıkçası bunu hak ediyordu.

Sizce bu destan Ünaldı direnişini tam olarak yansıtıyor mu?
Direniş döneminde ben direnişin içinde yer aldım. Direnişten önceki dönemi de çok iyi biliyorum. Bu direnişte yoğun bir şekilde çalışan Dokumacılar Derneği yöneticilerinin, direnişteki öncü işçilerin yaptığı çalışmaları, harcadıkları emekleri çok iyi biliyorum. Ünaldı direnişi süresincede direnişi günbegün takip ettim. Direniş bittikten sonra belli kazanımlar elde edildi; direnişim destan olması biraz da bundan kaynaklı. O dönemde aldığım notları bir araya getirdiğimde önüme 200 sayfaya yakın tarihsel bir metin çıktı. Önümdeki notları dair ilk düşüncem, bu notları bir belgesel kitaba dönüştürmekti. Ancak bu düşünceyi elimden geldiğince yazdığım şiir kitabına da yansıtmaya çalıştım. Dikkat ederseniz kitapta Ünaldı direnişi günbegün kitaba aksettirilmiş. Direnişe gelen destek mesajlarını, asıl metinlere sadık kalarak, kitaba koydum ve kurguyu ona göre yaptım. Böylece kitap belgesel bir şiir kitabına dönüştü.
Tabi ki, şairin görevi bir tarihçinin göreviyle aynı değil; yani tarihi alıp birebir kurgulamak, birebir yazmak şairlere değil tarihçilere düşüyor; bu nedenle “Desenler Kavgaya Durdu” tabi ki bir tarih kitabı değil. Ünaldı direnişini Antep işçi sınıfı hareketi açısından bence çok önemli yeri vardır. Çünkü 1996’da yaratılan bu direniş 12 Eylül darbesinden sonra Antep’te birtakım kazanımların elde edildiği en büyük direnişlerden biri. Türkiye’de büyük madenci grevinden sonra belki de yapılan en büyük direniş ve grev Ünaldı direnişi.


Kültür- sanat içerisinde özel olarak da edebiyatta şiiri nereye koyabiliriz?
Dünyadaki ilk edebi eserlere baktığımız zaman iki dal çıkıyor karşımıza; bunlardan bir tanesi heykel ve resim diğeri de edebiyat. Yazılı edebi sanatlar içerisinde değerlendirdiğimiz roman, zaten burjuva devriminden sonra ortaya çıkan bir tür ve bu boyutuyla önceliği yok. Şiirle ise çok eski zamanlarda karşılaşıyoruz. Dünyanın en eski edebi metinlerinden şiirsel bir dil olduğunu görüyoruz. Sümerli bilginler şiirden “kutsanmış söz” olarak söz ederler. Bu nedenle şiirin edebiyat içerisinde apayrı bir yeri var; çünkü şiir tamamen estetik ve imgelerle kurulu kocaman bir dünya yaratıyor insanlığa. Şiirden alınan hazla diğer edebi türlerden alınan edebi haz çok farklı. Ancak bu gün şiir tamamen toplumun dışına itilmiş bir dal gibi algılanıyor Günümüzde kapitalizmin kültürü yani, popüler kültür; edebiyatçıyı, aydını toplumdan soyutlamak, toplum dışında tutmak gibi bir sistem yaratmış durumda. Bu sistemde ya pazarlamacı olacaksın ürettiğin sanat eserini pazarlayabileceksin; ya da onu yapamıyorsan toplumun dışına tamamen itileceksin ve yok sayılacaksın. Bu nedenle şiir, bu gün edebiyat içerisinde en az okunan - maalesef en çok yazılan- bir edebiyat türü ne yazık ki…
Bugün bir şiir kitabı bin sattığı zaman ya da bini geçebildiği zaman, o kitap için, ‘çok sattı’ deniyor. Bu ülkede en iyi edebiyat dergileri bin bile satamıyor. Toplum bu yoz kültürün, ciddi anlamda, etkisi altında. Geçerli sistemin yarattığı kültür, tüketime yönelen bireyler yetiştirdiği için insanlar çılgınca tüketiyor; şiir yerine şiirimsi metinler beyaz camda pazarlanıyor. Tüketim toplumu, cep telefonlarından, bilgisayara teknoloji mağazalarının önünde kuyruğa giriyor. Çünkü yeni model ürünleri kullanmamak bireye bir eksiklik olarak dayatılıyor. Edebiyatta dair her şey kitapevlerinde arka raflara kaldırılıyor, ön rafları yemek kitaplarından kişisel gelişim kitapları adı altında satılan geçerli sistemin İdeolojisini oluşturan türlere pek çok kirletilmiş bilgi kaynağı kitaplar kaplıyor. Şiir kitaplarını kitapevlerinde en arka rafların en altlarında kir pas içinde ancak bulabiliyoruz. Bazı yayınevleri şiir kitabı basmıyor.

Kitaba yer alan “halkların kardeşliğine” dair sözlerle ilgili neler söyleyebilirsiniz?
Söz ettiğiniz kısım, o dönem Genel İş Sendikası’nın Ünaldı direnişçilerine gönderdiği bir destek mesajıydı. 1996’dan önce biliyorsunuz bölgede ki, savaştan ve çatışmalardan dolayı yakılan, yıkılan, boşaltılan köylerden Türkiye’nin bütün metropollerine olduğu gibi Antep’e de büyük bir göç başladı ve Ünaldı’daki işçilerin büyük bir kısmı Diyarbakır’dan, Siirt,’den, Batman’dan Adıyaman’dan, Urfa’dan, yani Kürt illerinden gelen işçilerdi ve Antep’ teki işçi sınıfı Türk ya da diğer halklardan olan işçiler bu durumu biraz yadırgadılar; yani bu Kürt işçiler geldiler bizim işlerimizi elimizden aldılar gibi bir ön yargı vardı. Ama direnişle birlikte ben şunu gördüm; direnişten sonra ve direniş sürecinde iki halk arasında bilinçli olarak oluşturulmak istenen bölünme, direnişle birlikte ortadan kalktı. Öyle ki bu direniş sürecinde elinde MHP rozeti olan bir işçi, diğer taraftan direnişi örgütleyen Kürt işçileri alıp kendi evinde konuk edebiliyordu. Bu direnişte de net olarak göründü ki Arap’mış, Kürt’müş, Türk’müş öyle bir fark söz konusu değil. ‘Bu mücadeleyi ben ekmeğim için, kendi çoluğumun çocuğumun ekmeğini eve götürmek için yapıyorum , 8 saat ve sigortalı çalışmak istiyorum; bu mücadeleyi ben Kürdüm veya Türküm diye değil emeğimin karşılığını almak için yapıyorum’ diye seslerini yükselttiler tüm işçiler.

Kitapta yer alan mektup ve bu mektubun içeriğiyle ilgili neler söylemek istersiniz?
Bu mektup benim bir arkadaşıma yazdığım bir mektup; onu kitaba özellikle koydum. Ben ve benim dışımda üniversitede okuyan öğrenciler de vardı bu direniş sırasında biz şunu gördük; şimdiye kadar klasikleri okumuştuk, Marksizmi biliyorduk birer sosyalist olarak; ama o direniş sürecinde, bildiğimiz şeylerin pratikte karşılıklarını gördük ve direniş döneminde pek çok insan, her akşam eve gidip yeniden Marks’ı Engels’i okuyorlardı, bunu biliyorum. Ünaldı direnişi birçok insanda olduğu gibi bende de büyük dönüşüm yapmıştır; bu direniş, kitapta da söylüyorum, -işçi sınıfının gücüne bu direnişle inandım- bizlere Marksizimi din gibi algılamanın yanlışlığını gösterdi ki hala bence Türkiye solu Marksizmi biraz din gibi algılıyor. İşte biz bu gün 1910’ların 1915’lerin örgütlenme tarzına göre örgütleniyoruz ki bu yüzden başarısız oluyoruz. Gerçek yaşamın dışındayız ve o dönem biz büyük değişim yaşadık. Bizimle birlikte olan insanlar da büyük bir değişim yaşadılar. Bugün barış diyoruz Türkiye’deki halklara da barışı getirecek olan da işçi sınıfıdır; halktan taraf aydınları, bilim adamları, emekçi halklarıdır.
İşçi sınıfının ideolojisidir. İnsanlığa “Ebedi barış çağını” getirecek olan da onlardır.

Mehmet Efendi, kitaptaki en etkileyici kahramanlardan biri. Mehmet Efendi kimdir?
Kitabı okuyan bazı insanlar, Mehmet Efendi’nin mezarına gidip ziyaret edelim, dedi. Antep’te Mehmet Efendi diye bir kimse yok esasında, bu kurgu gereğince benim yaratığım bir kahraman. Antep’te sol hareket bir kültür oluşturmuş aslında yani Antep’in bir sol kültürü var; Antep işçi sınıfının bir kültürü var. Antep’e baktığımız zaman 1920’lerin başında Antep’te TKP’nin örgütlenmesi var; Kürt Reşit gibi burada bir işçi önderi yetişmiş, örgütlenmiş. Kürt Reşit, kabadayılıktan işçiliğe ondan sonra da TİP’in bölgedeki örgütleyicilerinden biri haline gelmiş. Bunun dışında Antep’te öyle bir sol gelenek var ki 70’li yıllarda buradan Filistin’e gidip Filistin halkının mücadelesine için savaşan bir kuşak var. Celal Özcan’lar, Ozan Telli’ler… Buradaki Mehmet Efendi, işte onlar; yani Antep’te gerçekte çok fazla Mehmet efendi var. Türkiye’ de sınıf hareketi içerisinde yer almış sendikalarda, derneklerde, Antep’te işçi sınıfının örgütlenmesinde yer almış; hala sosyalizme inanan hala sola inanan yetmiş, seksen yaşlarında insanlar tanıdım…

‘Şairin yüreği ait olduğu sınıfla atar’ sözünü biraz açar mısınız?
Eğer edebiyatçıysan, şu bir gerçek; taraf olmalısın. Sanat adına bir şeyler üretiyorsan mutlaka bir taraf olmak zorundasın; bugün kapitalizm çağında iki sınıf var. Biri burjuvazi diğeri de işçi sınıfıdır; ya işçi sınıfının yanındasındır ya da burjuvazinin, bunun ikisinin arası yok. Bir sanatçı, eğer işçi sınıfının ya da emekçilerin tarafında değilse, gelecek aydınlık günlerin sanatını yapmıyorsa burjuvaziden taraftır. Bunun için gidip burjuvaziyi ve onun sisteminin güzellemesini yapması gerekmiyor. Gidip bireyciliği, bohem yaşamları topluma iyi güzel diye yazıyorsa. Bu da burjuvaziden taraf olmaktır. Yani tarafsızlık da güçlüden yana olmaktır. Ben şiirimi oluştururken her zaman şunu söyledim; benim yönüm toplumdan, emekçiden, işçi sınıfından yanadır; ben, onların şiirini yazarım. Yaşadığımız çağda devrimci olan sınıf, işçi sınıfıdır, emekçilerdir. Dünyayı değiştirecek, dönüştürecek olanlardır.

Antep yerelinde sanatla uğraşan insanlara ne söylemek istersiniz?
Bir insan eğer edebiyat adına, sanat adına bir şeyler üretmek istiyorsa/ üretiyorsa yüzünü topluma dönmesi gerekiyor Barlarda, kafelerde, evlerde oturarak sanat eseri yaratılamaz. Bunun için bir edebiyatçının, bir sanatçının sürekli bir tarafının toplumla karışık, iç içe, olması gerekiyor. İstanbul gibi büyük kentlerde bu iş biraz zorlaştı, ama Antep bir işçi kenti, emekçi kenti. Bu ülkede en iyi şiiri yazan, en iyi romanı yazan insanlara bakın; bu sanatçılar sürekli toplumla iç içe olan, topluma ilintili olan insanlardır ve onlar toplumların düşünsel yapılarını oluştururlar. Edebiyatçılar bu etkilerinin ve görevlerinin bilincinde olmalıdırlar



Çoban Ateşi Gazetesi