"DESENLER KAVGAYA DURDU" ÜZERİNE SÖYLEŞİ


KEMAL VURAL TARLAN'LA EVRENSEL GAZETESİNİN "DESENLER KAVGAYA DURDU" KİTABI ÜZERİNE YAPTIĞI SÖYLEŞİ
Kemal Vural Tarlan’ın temmuz ayında Evrensel basım yayın tarafından “Desenler Kavgaya Durdu”
İsimli kitabı yayınlandı. 1996 yılında Antep de Ünaldı Dokumacı Sitesinde yaşanan direnişi konu edinen kitap, Hasan Hüseyin’in “Kavel” isimli kitabından sonra bu alanda yazılan ikinci kitap olma özelliği de taşıyor. Ünaldı Dokumacı direnişini, direnişi yaratan işçilerle birlikte yaşayıp destanlaştıran şairle kitabı üzerine söyleştik.



Destanlar Anadolu’da yaşayan halkların sözlü ve yazılı edebiyatının yaygın biçimlerinden olmasına rağmen, günümüz edebiyatçılarının uzak durduğu bir biçim. Öncelikle neden bir destan?

Sizinde belirttiğiniz gibi, Anadolu ve Mezopotamya da yaşayan halkların edebiyatı içerisinde destanlar önemli bir yer tutar. Binlerce yıldır bu kadim topraklarda yaşayan halklar; sevinçlerini, acılarını, kahramanlıklarını destanlar yoluyla gelecek kuşaklara taşımışlardır. Hititli ozanlardan Ahmede Xani’ye, Dede Korkut’tan Dadaloğlu’na, Nazım’dan Ozan Telli’ye uzanan bu geleneğe bir halka eklemek. Ve tabi ki, Türkiye işçi sınıfının tarihine katkı sunmak için, Ünaldı Dokumacısının yaratığı direniş destanı bu geleneksel biçimle yazıldı. Zaten ünaldı dokumacılarının yaratığı bir destandı, başka bir formda yazılamazdı, diye düşünüyorum. Günümüzde destandan uzak durulmasının nedenine gelince; bana göre bu alanın uzun soluklu bir çalışma gerektiriyor olması. Günümüz sanatçısı yaşamın her anını mikro sistemler şeklinde algılıyor. Mikroçiplerin yaşamımıza bu kadar egemen olası sonucunda sanatçılarda topluma ve doğaya yabancılaştı. Bu gün sinemada çok kısa öyküler alınıp teknolojinin olanaklarıyla, sanal görsel objeler kullanılarak filmleştiriliyor, bu gün artık o destansal filimler çekilmiyor, o destansal romanlar yazılmıyor. Şiir derseniz, “ben” ile başlayan ve her gün anlamsızlaşan bir poetika hâkim şiirimize, şair toplumun uzağında kalmış, Beyoğlu’nun, Sakarya’nın barlarında barınan, sisler içinde yaşayan, insanüstü bir varlığa bürünmüş durumda. Bu durumda genç şairin önünde iki yol kalıyor; ya anlamsızlığın derin uçurumuna düşüp kendi içinin karanlığında boğulacaksın ya da topluma yönünü dönüp geleneği gelecekle birleştirip, toplumcu ustaların açtığı damarları genişletmeye çalışacaksın. Ben şiirimde bu ikinci yolu seçtim, şiiri topluma ulaştırmayı dert ediniyorum. Sanatın toplumu değiştirip dönüştürme gibi bir kaygısı olması gerektiğine inanıyorum.

Siz direnişi dokumacılarla birlikte yaşadınız, kitabınızda yaşamlarından kesitler verdiğiniz kahramanların pek çoğu hala yaşayan ve hatta isimleri de aynı kişiler, Balık Hüseyin, Şerif Halfe, gibi… Bize bira o günlerden ve direnişten söz ederimsiniz?

O yıllarda üniversite öğrencisiydim ve Islık Bilim Sanat dergisi ismiyle üniversite öğrencileri olarak bir dergi çıkarıyorduk. Antep aslıda devasa bir işçi kenti, oturduğum mahalle Ünaldı’ya yakın bir işçi mahallesiydi. Direniş öncesinde ve direniş boyunca dokumacılarla bir aradaydım. İşçi sınıfı kültürüne ve edebiyatına dair okumalar ve deneysel çalışmalar yapıyordum. Direniş süresince öncelikle hissetiğim şey “ezberimin bozulduğuydu” çünkü direnişle birlikte işçiler baş döndürücü bir ilerleme ve değişim gösteriyorlardı. Ünaldı dokumacılarının büyük bir çoğunluğu Kürt ilerinden zorla göçerttirilmiş işçilerden oluşuyor, direnişten önce Kürt işçilere duyulan tepkilerin direniş süresince nasıl silinip yok olduğunu görebiliyorduk. Halı nasıl ilmek ilmek işlenir ise Türk, Kürt, Arap ve diğer halklardan sınıf kardeşleri direnişi öyle örülüyorlardı. Genç dokumacılar bizden kitaplar alıp okuyor ve bunlar üzerinden kendi aralarından tartışmalar yapıyorlardı. Direnişin işçileri nasıl değiştirip dönüştürdüğünü, proleterleştirdiğini yaşayıp, gördüm.
Ünaldı Dokumacı Direnişi benimde içinde yaşadığım bir zamanda oldu. O günleri görmek bana hep onur verdi. Ve ben şunu rahatça söyleyebilirim ki “işçi sınıfının gücüne o günlerden sonra inandım” ve hala inanıyorum… Bana düşen oldukça çetin ve çetrefilli bir görevdi, güncelin şiir konusu olası, bizde pek sık rastlanılan bir durum değildir. Ama bin bir emekle yürütülen ve Türkiye işçi sınıfı tarihi açısından oldukça önemli olan bu günlerin yaşatılması ileriki kuşaklara taşınması gerekliydi. Günceli evrensel kılabilmenin uğraşı içindi benim çabam. Daha ilk gençlik yıllarının, 22 yaşlarında bir gencin, heyecanıyla yazılmış bir metindir, “Desenler Kavgaya Durdu”

Peki, kitap nasıl ortaya çıktı, ne zaman yazmaya başladınız?

Direnişin başlamasıyla birlikte her gün direnişe dair notlar tutmaya başlamıştım. Yirmili yaşların verdiği heyecanla, her şeye ve her yere yetişmenin gayretiyle, ev toplantılarından, kahve toplantılarına ve dernek toplantılarına katılıyor ve burada konuşulanları belgeliyordum. Özellikle direnişe öncülük eden işçilerin yaşam öykülerini hem kendilerinden, hem arkadaşlarından dinledim. Direnişin etkilerini gözlemleyip, birazda sezgilerimin gücüyle yazıya döktüm. Destan o günlerde yazılmaya başlandı. Direnişin kazanımla sonuçlanmasından sonra, üzerinde çalıştığım bölümleri evlerde, kahvehanelerde ve fabrikalarda işçilere okudum. Onların fikirleri doğrultusunda yeniden üzerinde çalıştım. Direniş günleri “aydınlık ve zor günlerdi” Şuna inanıyorum, bu günler yazılmalıydı…


Sizin Antep işçi hareketine özel bir ilginiz var. Antep işçi hareketi tarihine dair araştırmalarınız da yayınlandı. Ayrıca bu alanda fotoğraf çalışmalarınız var. Geçtiğimiz yıllarda Antep sanayinde çalışan çocuk işçilere dair bir fotoğraf serginiz de oldu. Ünaldı direnişinin Türkiye ve Antep işçi sınıfına katkıları olmuşumudur. Türkiye solu bu deneyimden yararlanabilmişimidir?

Sanatsal çalışmalarımın merkezine emekçileri ve işçileri alarak yol alan biri olmayı, bilinçli bir seçim olarak aldığımı belirtmeliyim. Bu ilgi sadece Antep işçi sınıfı dair değil elbet, Türkiye ve dünya işçi sınıfı hareketine sanatımla bir katkı koyma çabası benimkisi. Kavgaya şairde katılmalı… Edebiyatçı sınıf mücadelesini estetsize edebilmelidir, diye düşünüyorum.
Antep’e gelince; Antep geçmişte ve günümüzde sürekli bir emekçi kenti olmuştur. Bu yüzden Antep işçi sınıfının bir mücadele geleneği vardır. Geçerli sistem bu geleneği unutturmaya, yok saymaya çalışmaktadır. Bu durum Antep sol geleneği içinde geçerlidir. Yirminci yüz yılın başlarında bu yana Antep de sol bir gelenek vardır. Şahin Bey’lerin, Kürt Reşit’lerin, Filistin de savaşan Celal Özcan’ların taşıdığı bu gelenek bu gün de sürmektedir. Benim yapmaya çalıştığım unutturulmaya çalışılan tarihi gün yüzüne çıkarmaktır ve gelecek kuşaklara taşımaktır. Ünaldı’ya gelirsek; 96 da ki direniş, dokumacının ilk direnişi değildi, 1950’leren bu yana Antep işçi sınıfı pek çok grev ve direniş yapmış, pek çok kazanım elde etmiştir. Şerbetçilerin tekstil fabrikasından, çimento işçilerine, halı işçilerinin direnişlerine Antep işçi sınıfının tarihi direnişlerle doludur. Dokumacılar 12 Eylül darbesinden sonra sokağa çıkmış darbe anayasasının gasp ettiği haklarını almak için 91 ve 93 yılarında da büyük direnişler yapmışlardır. Dokumacı direnişini Türkiye solu yeterince değerlendirebildi mi? Bunu da tarihçilere bırakıyorum…



Direnişten sonra patronlar dokumacıların kazanımlarını geri almak için, ünaldı dokumacı sitesini tasfiye edip, işletmeleri organize sanayi bölgesine taşıdılar. Bu şekilde yaşanabilecek direnişleri engellemek istemişlerdir. Antep işçi hareketini yakından tanıyan biri olarak, sizce bu gün bu tür bir direnişin koşulları mevcut mudur?

Sınıf tarihi bize şunu gösteriyor; işçi sınıfının örgütlendiği alanlarda, karşıt sınıf olan, sermaye de örgütlerini sağlamlaştırıp, işçi sınıfının örgütlülüğünü kırmak için hamleler yapmaktadır. Ama bir geçek var ki, üretim ve kar emekle olur, üretimin yapıldığı her yerde emekçiler vardır. Yani üretim için işçi sınıfı şarttır. Antep gibi “emek yoğun” sektörlerin geliştiği sanayi kentlerinde iki karşıt sınıf daima var olacaktır. Kapitalizm çağında, şu unutulmamalı ki, devrimci olan sınıf işçi sınıfıdır. Dünyayı değiştirip, dönüştürecek ve ebedi barış çağına taşıyacak güç ondadır. Gerekli olan şey işçi sınıfının bilimine yaslanıp, bu günkü koşulları analiz edip, yeni koşullara uygun örgütlenme yöntemleri geliştirmektir. Bu görev elbette öncelikle sınıf partilerine, örgütlerine düşmektedir, emekten yana aydınlar, edebiyatçılar ve bilim insanlarına düşmektedir.


Direnişi yakından izleyen biri olarak, direnişin işçiler üzerindeki, özellikle genç işçiler üzerindeki, etkisi nasıl olmuştu?

Direniş boyunca genç işçiler büyük çaba sarf ettiler, direnişin bütün yükünü onlar omuzladılar. Grev kırcılara karşı, saldırılara karşı hep en önde onlar yer aldılar. Genç dokumacıların nerdeyse hepsi “çocuk işçiliğinden” gelmişti. Ve yine bunların pek çoğu Kürt illerinden göç etmiş, evleri - köyleri yakılmış sürgün çocuklardı. 6–7 yaşlarında okul yerine atölyelere inmişlerdi. Bu gencecik çocukların çoğunun belirgin olarak sağlıkla ilgili sorunları vardı. Ama direniş günleri onlar için bir okul oldu, öncelikle işçi sınıfının üyesi olduklarını, ayrı halklardan ve dillerden olsalar dahi bu farklılıkların bir zenginlik olduğunun farkına vardılar. Ünaldı Dokumacı direnişinin bence en büyük özelliklerinden biriden Türk ve Kürt emekçilerinin bu direnişte omuz omuza vermesi ve direniş duvarını örmeleri idi. Ve tabi ki, birlikte mücadele etiklerinde en yola gelmez patronları bile dize getirebileceklerini öğrenmeleri oldu.