Orda Bir Köy Var Uzakta…




Orda Bir Köy Var Uzakta…


“Orda bir köy var uzakta” demiş ya Ahmet Kutsi Tecer, bu gün artık Anadolu da köyler kadim, ıssız birer viraneye dönmüş. Köy çocuklarının cıvıltılarının doldurduğu o taş evler, derin bir sessizlik içinde zamanın o karşı konulmaz büyük aşındırma gücü karşısında, hızla yaşlanıp, yıkıntıya dönme aşamasındalar. Köy okulları boşaltılmış, köylünün ve köy çocuklarının idolü olan öğretmenler, unutulup gitmiştir, yerini devleti temsilen imama yada müezzine bırakmıştır. Bu gün artık köylerde çocuk sesleri ve okul zili sesleri yitip gitmiştir, çocuklar okulla gitmek için sabahları toplanıp adına “ taşımalı eğitim” denilen sistemle merkezlere taşınmakta ve ders bitiminde evlerine dönmektedirler. Orda uzaktaki köylerde bir yaşlılar kala kalmıştır, yapa yalınız, evlerin duvarlarına bellerini vermiş, güneşe yüzlerini dönmüş, geçmiş günleri yâd etmektedirler. Ve çok uzaklarda olan çocuklarını ve torunlarını düşlemektedirler...



O çocuklar ki, metropollerde inşatlarda yapıcı, fabrikalarda işçi, kahvehanelerde işsiz ve umutsuz evlerine ekmek götürme telaşındadırlar. O çocuklar ki, yaşlanmaya başladıklarında, hani;




“İnsanoğlu,
Kocadı mı toprağa bakarmış yüzü,
doğduğu toprakları,
ilk gözüne değen göğü
ve o göğün kuşlarını özlermiş.
İnsanın yurdu çocukluğudur” derler ya işte o zaman düşlere dalarlar, yaşam denen o devasa karmaşanın kuytu bir kovuğunda, belki hiçbir zaman yaşanmayacak beli belirsiz bir düş kurulur; bir gün o köylere dönmek orda bir ev yapıp, orada yaşlanıp ve orada ölmek...


“Orda bir köy var uzakta” diyip yolla düştük bizde, varıp gördük zamanın acımasızlığını, sanki yollar kısalmış, dağlar küçülmüştü. Ya o evler, o koca evler hani çocukken masallardaki, ciroklardaki devlerden bile daha kocaman o evler, eskimiş, küçülmüşler de elimizi uzatsak, tavanlarındaki o onlarca yıllık toza elimiz varacak kadar küçülmüşler sanki yoksa biz mi büyümüştük, yaşlanmıştık, nasılda farkına varmamıştık…


Sabah olur olmaz, çocukluk arkadaşlarımızı ardı gözlerimiz. Hani, güneşin ilk ışıklarıyla elindeki dürümü bile bitirmeden sofradan kalkıp kendini dışarı atan ve koşup çeşme başına gelen ve orda toplanıp kızak kaymak için sabırsızlanan o çocukluk arkadaşlarımızı… ama kimse gelmemişti, zaten köy çeşmesi çoktan kurumuş, akmıyordu. Ama benim gözlerim birileri çıkıp gelir diye, hep pencerede ve kapıdaydı…



Şimdi çocukluğumuza dönmüştük dönmesine ya acıyla farkına varıyorduk ki, çocukluğumuz virane evlerin orasına burasına sokuşturulmuş, eskimişti. Çocukluğumuzda, babalarımızla, annelerimizle birlikte çalışırken kullandığımız; yabalar, oraklar, tırmıklar evin kutu yerlerine bırakılmış eksilerek var olma savaşı verirken, dövenlerin çakmak taşından dişleri gibi bizimde yaşadıklarımız yitip gidiyordu. Kapitalizmin o vahşi hengâmesinde her gün, her saat kendimize, insana dair neyimiz varsa yitmiş ama biz bunun farkında bile olamamıştık, ne yazık…


Tüm bunlara karşın beklide en güzel şey karın yağmasıydı. Tüm köy, evler, dağlar ve sedir ağaçları kar altındaydı. Bu beyaz, soğuk ve ak örtü ruhumuzun derinliklerine tarif edilemez bir dinginlik hissi veriyor ve bizi birazcıkta olsa geçmişimizi yitirme korkumuzdan uzaklaştırıyordu.
Ve belki çok uzunca bir süreden beri ilk kez yeryüzünün yıldızlara bu kadar yakın olduğunu farkına varıyorduk. Aslında biz gökteki yıldızları unutup gitmiş, onları bir televizyonlarda görüyorduk. Ama işte varlardı, ne kadar parlak, ne kadar canlı ve ne kadar yakınlardı. Bu yalın ve dingin güzellik karşısında çaresiz kalakalmıştım. Sevdiğim kadının ellerine dokumak ve ona “seni seviyorum” demek ve sedir ağaçlarının kokusu içinde el ele yürümek istiyordum…


“Orda bir köy var uzakta” diyememek korkusuyla, yeniden o kargaşaya dönmek için hazırlandığımda, çocukluğumu ardımdan bırakıp, “büyüdüğümü” -ki her çocuğun dileğidir ya bu- hissederek torosların derin vadilerinde yol alıyordum…