Arta Kalan…




“Ah babam,
tutamadım sözünü.
Ah babam,
ot bitirdim evimin eşiğinde.
Lanetlendim senin katında.”
Ölülerin Sesleri isimli dosyamdan


Kapı ve eşik çok derin imgelerdir belleğimde, bu durum Anadolu insanının toplumsal beleğinde de köklü bir imgelem olmalı. Kapı ve eşiğin insanlar için bu denli önemli olması belki de; insanın iç dünyasına, mahremine girişinin başlangıcı olmasındadır. Evler tarih boyunca hep insanoğlunun sığınakları olmuştur; korunmak, barınmak, doğurmak, ölmek ve belki de iç dünyasına dönmek, orada düşler içinde yaşamak için bu mekânlar var edilmiştir. Şu an bilgisayarın başında okurken bu metni dünyanın o mahşeri kalabalığının dışında hissini veren bir mekânın içinde olma, orayla özdeşleşme duygusu değimlidir. Bu nedenle bu mekânların tarihi, aynı zamanda, insanlığın tarihidir de…

Kadim Anadolu uygarlığında her kentin çok uzun bir tarihi vardır ve o eski zaman evleri bir yerlerde, yüksek yapıların arasına sıkışıp kalmışlardır. O evler bir birlerine yaslanarak ayakta durma telaşındadır. Her şey yaşlanmış, her şey küçülmüş, her şey yitip gidecektir, bir bir… Artık o sokaklarda her insanın, her evin ve her objenin kişisel tarihinin sonu gelmiş yada yaklaşmaktadır. Belki hoyrat bir yerel yöneticinin hışmına uğrayacaktır yada sabırsız bir mirasyedinin eliyle yıkılacaktır. Belki üç beş kuruş için yakılacak ve otopark edilecektir…

























Kimler yaşamıştır, neler yaşanmıştır oralarda? O eşiklere kaç ayak basmış ve aşındırmıştır taşı. Umurunda değildir insanoğlunun. Zaten anılar, düşler ve aşkların ne önemi vardır ki her şeyin paraya bedellendiği şu dünyada… İnsanoğlu artık, zamansız ve mekânsız yaşamaktadır kim bilebilir beklide yaşayabileceğini sanmaktadır…


Bu kadim sokaklarda dolaşırken, bir yerlerde kafesli pencerelerin ardında bir sevdalı bir kadının sizi izlediğini sanmaz mısınız? El emeği göz nuru perdelerin yerini kör karanlık çoktan almış olsa da bu hisle ürpermez mi yüreğinizin bir tarafı? Şu (s)imgelerle dolu pencere demirlerin ardında sevdiğiniz kadını düşlemediniz mi hiç?

























Bir taş duvar ustasının çocuğu olarak, taşın kadrini bilenlerdenim çocukluğumdan bu yana. Taşın dilini bilmeden bu evleri duyabilmenin imkânı var mıdır? Peki bu Anadolu da Ermeni taş duvar ustalarının çekiç seslerini duyumsamadan bu sokaklarda yürümenin…

Ya demir; demirin izini yürümek…

Taşa ve ahşaba yakışan, demir kadar başka bir metal var mıdır? İşleyen demir pas tutmaz, demiş ya atalarımız, hadi şunu da ben ekleyeyim; “ işleyen demir güzelleşir” bu coğrafyada insanla, demirin taşla ve ahşapla bu kadar içli dışlı olamasın sebebi “demir çağının” bu topraklarda başlamasında kaynaklı olsa gerek….


Ahşap kapılar, suyun yok edici gücü ve hayat verici gücü tarafından tükenmeye başlamıştır. O kapılar ki, üzerlerinde çeşit çeşit renk renk (s)imgeler taşırlardı ve onları tarihin derinliklerinden alıp gelmişlerdi. Kim bilir, burada bizim kadrini bilmediğimiz, yoklara karıştırdığımız, o kalıtımsal (s)imgeler, ki onlar; zamansız ve mekansızdırlar, belki çok uzak coğrafyalarda yada şairin düşünde ki “ebedi barış çağında” yeniden ortaya çıkacaklardır. Beklide kapıda değil de bir enstrümanın gövdesinde yada sevgiliye sunulan bir takıda. Bizi bu teselliyle yaşamak mutlu ediyor… Araştırmacı –yazar Yıldız Cıbıroğlu “bunlar genellikle bizim irademiz dışında, biz farkında olmadan, kuşaktan kuşağa aktarılıyorlar” diyor bir söyleşisinde…

Kapıların üzerindeki tokmaklar seslerini yitirmiş, dilsiz kalmışsa ve pazara düşmüşse antika eşya dükkânlarında ve onların yerini dijital sesler dolduruyorsa evlerin içini belki ondandır mutsuzluğumuz… Ve yine insanoğlu “kapımı kimse çalmıyor” diye bağırıyorsa nedendir acaba mutsuzluğumuz…


Evet, kirleniyoruz… Kirlenmek güzel midir, sahi?

İlkel çağdan modernizme oradan post-modernizme erdik, tüm bu toplumsal süreç boyunca “geride kalanlar” oldu… Kimini red ettik, kimi yitip gitti bir yerlerde, kimi ayağımız dolanıyordu, kimi önümüzü açmıştı… Ama biz, insanoğlu neden mutlu olamadık, neden hızla yabancılaşırız kendimize ve hep düşlerini kurarız “ekmek ve gül” günlerinin? İyi gitmeyen, doğru olmayan ne?